4 Şubat 2013 Pazartesi

Liste

Bugün 4 Şubat 2013 Pazartesi ve bir yazı olmayacak.
Tembelliğimden dolayı yazacağım şeyleri sürekli unutuyorum ve bloga girmeye üşeniyorum. O yüzden kendime bir liste hazırlamaya karar verdim. Yazılarım listedeki sıraya göre olmaz büyük ihtimalle.
-Scream and Shout (Will.i.am feat Britney Spears)
-Elli Ton Üçlemesi
-This is Love (Will.i.am feat Eva Simons)
-Kiss You (One Direction)
-Kayıp Sembol (Dan Brown)
Daha uzun olacak sanıyordum. Kısacık bir şey oldu. Uzatırım sonra. Hayırlısı ya.

28 Ocak 2013 Pazartesi

The Carrie Diaries ve Ansızın Gelen İlham



Bugün 28 Ocak 2013 Pazartesi ve bir süredir yazmadığımın farkındayım.

Tatil çok tatlı olduğu için bilgisayar açmaya bile üşenir hale geldim. Kitaplarım var bir de tabi, kitap okumak daha çekici olduğu için de bilgisayar açmayı erteledim. Kötü olmadı ama. Kristin Hannah’nın Ateşböceği Yolu’nu bitirdim, vıcık vıcık duygu akan bir kitaptı. Aslında Kristin Hannah kitaplarını severim, aklı başında bir insan (ve bir anne) olduğu için günümüz yazarlarından daha iyi yazar bence. Diğerlerinde olduğu gibi konuyu sakız misali uzatmaz, yazdıkları hep tek kitaptır ama 10 kitaba bedeldir. Kitabı bitirdiğinizde, şöyle bir nefes alıp hafifçe “hassiktir…” dersiniz. Sonra bir mendil alıp göz pınarlarınızda biriken yaşları silip kafayı vurup uyursunuz. En azından ben öyle yapıyorum çünkü cidden duygusal ve gerçekçi.

Her neyse, dün bilgisayarı açtım işte. Takip ettiğim dizilerin izlemediğim bölümlerini izledim. Spartacus’ün yeni sezonu da başlamış, Starz’a selamlar olsun, alınlarından öpesim geldi. Kan efektleri biraz yapmacık olmuş ama çok güzel giriş yapmışlar. 

Spartacus’ü ve diğerlerini izledikten sonra yeni bir dizi başladığını gördüm: The Carrie Diaries. Yanlış bilmiyorsam Sex And The City’deki oyuncuların gençliğini anlatan bir dizi, 80lerde geçiyor. Zaten iki bölümü yayınlanmış daha deyip ona başladım, izledim iki bölümü. Güzel sayılırdı, Annasophia Robb’u severim zaten. Ama gözümü bir şeyler çarptı. 

Ben de burada o gözüme çarpanları anlatmaya çalışacağım. Ne kadar anlatabilirim bilmiyorum o ayrı konu. Ve benim en büyük kusurlarımdan biri, parçaları bulduğum halde birleştirip bütünü göremem. O yüzden çok fazla yorum yapmamaya çalışacağım.

Carrie Bradshaw, Connecticut’ta yaşayan ama saçma bir şekilde Manhattan’a ilgi gösteren (saplantısı var gibi, kişileştiriyor falan şehri böyle) genç bir kız. Daha yeni annesini kaybetmiş kanserden dolayı. Babası ve kız kardeşi Dorrit’le bir düzen uydurmaya çalışıyorlar.

Dizinin ilk sahnesinde Carrie bir rüya görüyor, süslenmiş havalı havalı Manhattan’da yürüyor. Sonra alarm çalıyor, uyanıyor. Deli gibi bir şey aramaya -annesinin çantası- başlıyor, etrafı dağıtıyor falan. Sonra “Dorrit!” diye bağırarak kız kardeşinin yanına gidiyor.Annemin çantasını sen aldın tarzında bir konuşma geçiyor aralarında, sonra Carrie konuşarak bir yere varamayacağını anlayıp Dorrit'in odasını aramaya başlıyor. O sırada Dorrit'in eşyalarından bir kısmını görüyoruz.

 Kırmızı halka içine almama gerek var mı? 

Tek gözlü yastığın yanındaki "kumaş parçası" (ne olduğunu çözemedim, pijama sanırım) zebra deseni şeklinde, bu resimde pek belli olmuyor. Zebra deseni, beta programlamasını temsil eder. (Programları bildiğinizi varsayıyorum, yine de yazının sonlarından değinirim biraz.)

 Bu ergenimiz Dorrit, kendini bir şey sanan tiplemenin teki. Ve Dorrit'in odası çocuk eşyalarıyla doluyken, kendisi yetişkin gibi ağır bir makyaj yapıyor sürekli. Bu da programa girdiğinin bir göstergesi.

İşte Carrie eşyalarını ararken ot falan buluyor, kavga ediyorlar, babaları geliyor vs vs...  Sonra Carrie diyor ki "Annemden bir parça taşımadan okula gidemem" bunu üzerine babası onu annesinin gardrobuna götürüyor.
Anlayabileceğimiz üzere Carrie annesinin ölümü yüzünden travma yaşamış bir kız ve -bu kısımdan emin değilim- bence babası onun programcısı.


 Carrie'nin önünde yeni bir kapı açılıyor (programcısı açıyor) ve Carrie bunu bir tür kurtuluş gibi görüyor. İçeri giriyor hevesle, etrafı inceliyor. Ve geçmişiyle, gerçek Carrie'yle bağlarını koparmak istemiyor ama yeni bir kapı açıldı ve oraya girdi bile.

Babası ya da programcısı, oradan bir gözlük seçip Carrie'ye uzatıyor, yani ona uygun bir kişilik belirleyip yaratıyor. (Gözlükler kişilikleri temsil eder. Misal; Leon the Professional'da Leon buna benzer bir gözlük taktığı zaman katil kişiliği yani delta alteri ortaya çıkıyordu.)

Carrie gözlüğü programcısından alıyor. Arkadaki pembe fiyonk da dikkatimi çekti biraz. (Fiyonklar beta programlamayı temsil eder.)

Carrie aynaya dönüyor ve gözlüğü takıyor, ondan sonra gelen karelerde yüz ifadesinden biraz gergin ve endişeli olduğu görülebiliyor. Aynanın anlamını açıklamıyorum bile, çok açık.

Vee yuppi! Yeni bir kişilik oluştu.


Carrie'nin okulunun girişinde iki sütun var; bu iki sütun boyutlar arası geçişi temsil eder. Süleyman Mabedi'ndeki Boaz ve Jakin adlı sütunlar bu sütun olayının kaynağıdır.

Bu şahıs okulun popi kızı Donna Ladonna. Kaybından dolayı Carrie'ye yapmacık bir samimiyet gösteriyor, her zaman yanında olduğunu söylüyor. Carrie'nin hiç hoşlanmadığı bir kız, şahsen ben de hoşlanmadım, yolda görsem ağzının ortasına bir tane çakarım. Donna'nın taktığı aksesuvarlar biri inci kolye; inci, beta programlamayı temsil eden şeylerden biridir. Ayrıca Donna modayla çok içli dışlı bir kız, yani dünyevi zevklere brünmüş, tüketimin kölesi haline gelmiş, maddiyatçı bir insan. Babası da zengin tabi.

Daha sonralarda, Carrie babasının önerisiyle staja başlıyor. Staj yapacağı yer Manhattan'da bir hukuk bürosu. Carrie'nin Manhattan'a karşı saplantısı olduğunu söylemiştim, o yüzden balıklama atlıyor. Staj yapacağı gün, babası onu işe bırakıyor ve kızımız etrafa ayranlıkla bakarken düşüyor, külotlu çorabı yırtılıyor. Patronu olan kadın ona Century 21 diye bir yere gidebileceğini söylüyor.

Carrie mağazaya girince, tekrar hayranlığa  kapılıyor.
"...Burada kim olduğunuzu bile değiştirebilirsiniz." ne alaka? Altı üstü bir mağazaya girdi. Sadece bir mağaza için bunu söyleyemeyeceği için, daha derin bir şeyler vardır.


Carrie hayranlıkla bir elbiseye bakarken, oradan bir kadın "Çantan!" diye haykırarak Carrie'nin çantasını eline alıyor, Carrie de telaşlanıp kadını itiyor. Kadın da "Wtf?" tepkisini verip "Neden böyle yaptın?" diyor. Meğersem Carrie; kadının, çantasını çalmak istediğini düşünmüş. Kadının leopar desenli tişörtüne de dikkat çekmek isterim.
Aralarında kısa bir konuşma geçiyor, Carrie kadının Interview dergisinde çalışan bir stilist olan Larissa Loughlin olduğunu öğreniyor. Larissa, Carrie'nin çantasını o kadar beğenmiş ki onu bir çekimde kullanmak istiyor. Bunu duyunca kızımız atlıyor hemen.
Daha sonraki sahnede, Larissa bir giysi deniyor ve Carrie'yi onunla birlikte kabine sokuyor, konuşuyorlar.
 Larissa'nın sutyeni leopar desenli. Tişörtü de öyleydi. Zaten bu sahnede Carrie'nin hukuk bürosundaki önemli iş adamlarından biriyle yattığını da itiraf ediyor. Kısaca etraf buram buram beta programı kokuyor. Larissa tam bir sex-kitten.
Larissa elbiseyi deniyor, ve Carrie'ye dönüp "Bana yardım etmek ister misin?" diyor. Carrie tabiki evet diyor.
İkisi birlikte mağazadan çıkmak için yürüyorlar, Larissa'nın yılanlı broşuna ve Carrie'nin fiyonkuna selam olsun.
Çıkarken alarm ötüyor, Larissa yürüyüp gidiyor ama görevli Carrie'yi durduruup poşetine bakıyor. Carrie fişini gösterip mağazadan çıkıyor.
Mağazadan çıktığında Larissa onu bekliyor.
Sanki çok iyi bir şey yapmış gibi ona sarılıyor.
Sonra montunun önünü açıyor, elbiseyi çalmış. Carrie bunu görünce Larissa'yla birlikte gülüyor ama şaşırıyor da.
Paraya mı ihtiyacın var diye soruyor. Larissa hayır diyor ve neden diye soruyor. Carrie, çünkü hırsızlık yaptın diyince Larissa "Genç bir kızken dükkanlardan dudak parlatıcısı çalardım. Yetişkin olunca, çıtayı yükselttim. Heyecanı seviyorum." diyor bilmiş bir havayla.
Daha sonra Larissa, Carrie'yi bir partiye davet ediyor. Parti Indochine adlı bir yerde olacakmış.

Carrie ilk başta kendini zorlayarak reddetmeye çalışıyor, çünkü yapmaması gerektiğinin farkında. Ama Larissa telefon numarasını ona veriyor ve şu saatte gel diyor. Carrie için baştan çıkarıcı bir teklif, Larissa ona Manhattan'da göz kamaştırıcı bir yaşamın kapılarını aralıyor çünkü. Her ne kadar yanlış olduğunu bilse de, hayır diyemiyor.
 Ofisine geri dönünce yakın arkadaşlarından biri olan Mouse'u arıyor. Arkadaşına neden Mouse dediğini bilmiyorum ama arkadaki Mickey Mouse bize el sallıyor. Sana da merhaba, akıl kontrolü!
Patronu Barbara, elinde bir giysiyle geliyor. Carrie için gelmiş elbise.
Carrie, elbisedeki notu okuyor. "Ateşli bir gece için ateşli bir elbise -Larissa" yazıyor notta.
Babarbara'nın meraklı bakışlarını görünce, babamdan gelmiş diyerek güzel bir yalan buluyor. Okul dansı için diye de ekliyor. Carrie gibi dürüst bir aile kızı için çok sıradışı bir davranış.
Barbara elbiseye bakıp, ayıplayarak "Bunu mu giyeceksin?" diyor. 80'ler için çok cüretkar bir elbise çünkü.

 Barbara "İsa'nın adını lekeyen..." diyor ama adını hatırlayamadığı için gerisini getiremiyor. Fakat ayıpladığı çok belli.
"Madonna mı?" diyor Carrie, Barbara kınarcasına başını sallıyor. Üşengeç olduğum için anlatmıyorum, şu adrese yönlendiriyorum sizi sadece: http://minorityreport0.tumblr.com/post/35091298379/seytan-n-kultur-elcisi-madonna

Yine de Carrie elbiseyi giyiyor ve Indochine'e doğru yola çıkıyor.


Carrie, Indochine'e giderken, arada resimler geçiyor. Durdurarak prtsc yapabildim ancak. Zenci abimizin tişörtüne de selamlar olsun.

Madonna'yı da eksik etmemişler.
Carrie, Indochine'e vardığında, şaşkınlık ve hayranlıkla etrafına bakınıyor, onun için yeni bir dünya sonuçta.
Karşı taraftan Larissa geliyor, yılan broşu daa büyük. Carrie'nin saçlarından ötürü pek gözükmeyen kadının giysisi ve yerler damalı. Yerdeki döşemeye tam olarak dama denemez ama zıt renkler kişilik bölünmesini temsil eder. Siyah ile beyaz, kırmızı ile mavi, pembe ile yeşil gibi. Ve buradaki beyaz üzerinde siyah.
Larissa, Carrie'yi arkadaşlarıyla tanıştırıyor. Hepsi garip tipler.
Bu arkadaşın küpelerine selam olsun.
Carrie, sarışın çocukla dans etmeye başlıyor. Daha sonra arkadan zenci bir abimiz geliyor, sarışın çocukla öpüşüyorlar. Carrie şaşırıyor tabi, ne yapıyorsunuz tepkisi veriyor.
Neredeyse gece yarısı olmuş saat, Carrie telaşlanıyor çünkü babasına geç kalmam demişti, ki babası onu okul dansında zannediyor. Tam çıkarken, Larissa'ya dönüp yüzündeki bu hayranlık ifadesiyle ona bakıyor. Köleler, programcılarına hayrandırla ve Larissa, Carrie'nin programcılaından biri haline geldi.

Sonuç olarak, Carrie tekrar bir kişilik bölünmesi yaşadı; okuldayken farklı biri, evdeyken farklı biri, Manhattan'da Larissa'ylayken başka biri.

Yanlış anlamış olabilirim ama Indochine bir tür... buluşma yeri olabilir. Eyes Wide Shut izleyenler bilir, adamlar belli bir yerde toplanıp alem yapıyordu. Şu iki erkeğin öpüşmesi de ayin yapılırken yaşanan cinsel ilişkiyi temsil ediyor olabilir.

Dizi bir kaç sahne sonra bitiyor zaten, ondan dolayı hiç uğraşmayacağım. Ama böyle yani.

Şu programlardan bahsedeceğim demiştim. Bildiğim kadarıyla, toplam 4 tür program var: Alpha, Beta, Delta, Theta. Bunlar aynı zamanda beyin dalgaları, bu dalgalarla oynanınca program oluyor sanırım.

Alpha Programı: Çoklu kişilik oluşumuna yol açar. Bu kişiliklere alter ego denir.
Beta Programı: Cinsellik temellidir, ahlak kavramını ortadan kaldırır. Beta köleleri, sex-kitten dediğimiz şeylere dönüşür. Buradaki "kitten" olayı, kedilerin esnekliğinden ve seksapellerinden gelir.
Delta Programı: Kusursuz bir katil yaratmayı amaçlar. Korku kavramı yıkılır, duyular güçlendirilir.
Theta Programı: Anlayamadığım bir program türüdür. Metafiziki şeyler yapmayı amaçlıyor sanırım, astral seyahat, telepati, biyokinezi vs vs. Sanırım şu boyutlar arası iletişim olayı da theta programlaması sayesinde oluyor.

Aslından ben bugün oyun oynayacaktım. Sonra aklıma burası geldi, anlık gelen bir ilhamla yazayım dedim. Ansızın gelen ilhamımı sikeyim. Kaç saatimi aldı şu bok. Neyse ya, iş işten geçti, yazdım bir kere.

Bu tür yazılar yazmak istemiyordum aslında, çünkü bir kere yapınca tekrar yapmak istiyorum ve çok uğraştırıcı işler bunlar, benim gibi üşengeç bir insanın kaldırabileceği şeyler değil.

Umarım yeniden bir şeyler yazmam uzun sürmez.

Power resides where men believe it resides.

22 Ocak 2013 Salı

Stalking

Bugün 22 Ocak 2013 Salı.

Hayatta en çok merak ettiğim şeylerden biri, evrenin neden bu kadar sürtükçe davrandığıdır. Neden? Cidden soruyorum, neden? Bir tek benim için de geçerli değil bu, evrensel ulusal bir şey. Otobüs beklersin dolmuş gelir, dolmuş beklersin otobüs gelir. Çak ağzının ortasına amk ya.

Dönemin son haftası olduğundan ötürü, okula gitmeyeyim de öğleye kadar uyuyayım dedim. Uyudum, güzeldi. Sonra arkadaşlarımdan biri mesaj attı. "Mike Tennyson ile yan yana yürüyoruz." diye. Mike Tennyson değil tabi çocuğun adı, öyle diyeceğim ona, nedenini belki sonra yazarım. Mesajı okuduğumda sanırım 2 saniyelik bir kalp krizi geçirdim, ardından küfretmeye başladım. Sadece 1 gün okula gitmedim! Mike ile muhabbetimiz yok aslında, üst sınıflardan ve hiç konuşmadık. "Tesadüfen" bir kaç kere karşılaştığımız ve göz göze geldiğimiz oldu tabi. Aşağı yukarı bütün teneffüslerde. 

Kıvırcık ile yapmayı en çok sevdiğim şeylerden biridir mesela Mike'ı takip etmek. İngilizcedeki "stalker" kavramına giriyorum sanırım bundan dolayı. Diyorum kendi kendime saçmalıyorsun diye, sonra aklıma kızıl saçları geliyor (turuncu da olabilir yakından bakmadım) ve siktiri çekip gidiyorum yine. 

Ama anlatmaya çalıştığım bu değil. Aslında anlatmaya çalıştığım bir şey yok ama neyse. Merak ediyorum, niye böyle oluyor? Arada sırada test çözmek veya ders çalışmak isterim, gereken kitaplar yanımda olmaz. İlham gelir, ama tam sınavın ortasında. Kağıdın kenarına yazsam olsam, sıraya yazsam hiç olmaz. Sonra elime defteri aldığımda tıkanırım, bakışırız birbirimize. Nedenini bilmediğim şekilde insanların bana dokunmasından hoşlanmam (bazı kişiler hariç) ama bazen birine sarılmaya ihtiyaç duyarım, ve tabiki o zamanlarda yanımda yaşayan hiçbir canlı bulunmaz. Hiç hoş değil.

Çok gereksiz bir konu hakkında yazdığımın farkındayım (konusu bile yok aslında) ama bugün yazmış olmak için yazdım. Çünkü biliyorum kendimi, tembellik yapıp yazmazsam ertesi günler de yazmam. Yine de verdiğim rahatsızlıktan dolayı özür dilerim.

When you play the game of thrones, you win or you die. 

21 Ocak 2013 Pazartesi

Uykusuzluk

Bugün 21 Ocak 2013 Pazartesi ve uykusuzluktan geberiyorum.

Ortaokula başladığımdan beri, uyuma problemi çekiyorum ve bu benim için hiç hoş değil. Haftanın 5 günü 3-4 saatlik uykuyla bir şeyler yapmaya çalışmak, duvarı itmeye çalışmak gibi. Bir de benden başarılı olmamı bekliyorlar. Hah. 

Ben de kansızlık olduğundan dolayı, sürekli üşürüm. Ağustosta bile üşüdüğüm olmuştur. Annemin ve babamın derin uğraşları sonucu bir dönem pekmez, üzüm, kan hapları gibi saçma sapan şeyler kullandım. Belki pekmez ve üzüm o kadar saçma değildi ama o pembe şeker kaplamasıyla güzel gösterilmeye çalışılmış kan haplarını hatırladıkça kusacak gibi oluyorum. KESİNLİKLE hiç hoş değiller.

Bu uykusuzluk ve kansızlığın sebebi, bana söylenilenlere göre, çaymış. Evet, çay. Bunu duyduğumda, ilk başta kahkaha atıp sonra söyleyen kişinin ağzının ortasına vurmak istemiştim. Neymiş, çay bağımlılık yapıyormuş, kansızlık yapıyormuş, uykusuzluk yapıyormuş, başarısızlık yapıyormuş... Yüzyıllardır Türkler çay içiyor ve zararını sadece biz görüyoruz, öyle mi? Oldu canım. Kalkalım biz o zaman.

Bana çay mı kahve mi diye sorsalar, oraya haykıran harflerle "ÇAY!" yazan bir bayrak dikebilirim. Çay sevilmez mi ya? Türk olan bir insan çay sevmez mi? Çay sevmeyen Türk yoktur bence, varsa bile annesi babası falan yabancıdır onun. 

Şu yeni nesil milkshake ergenlerini de anlamıyorum. Havalı gözükmeye çalışmak uğruna saçma sapan şeyler yapıyorlar. Nutella'yla resim çekinmeler, elinde bir milkshake ya da Starbucks'tan alınmış kahveyle ortalıkta gezinmeler falan... İlkokuldayken çok mu aşağılanmış ki bunlar acaba? 

Dili ağzının kenarından sarkar biçimde resim çekinenler ise ayrı, apayrı bir mevzu bence. O dil niye dışarıda? Niye o dili ağzının dudağının kenarına köşesine dokundurmak zorundasın? Niye amk niye? İçinizden biri açıklasın bunu inandığınız inancın ilahının aşkına!

Şu an yazdığım her paragrafın eleştiri ve huysuzlukla dolu olduğunu fark ettim, iyi saçmalamışım. Kıvırcık da sürekli benim saçmalamalarımı dinler, önümüzde senelere canlı çıkabilecek mi diye merak ediyorum. Bu Kıvırcık önce başka bir Kıvırcık daha vardı, ona Kıvırcıkno1 diyeyim. İşte bu Kıvırcıkno1 bütün ortaokul hayatı boyunca beni çekti. Yazık kıza ya, acıdım şu an. İyi bir arkadaş olmaya çalışıp benim saçmalamalarımı dinlediğinden ötürü şu an iyi değil kendisi. O dili ağzının kenarından sarkar şekilde resim çekinen ergenlerden biri oldu. Umarım daha kötüye gitmez. Amin. Umarım yeni Kıvırcık'ımın sonu böyle olmaz. Amin x2936592. (Evet, kıvırcıkları seviyorum.)

Dönemin son haftası olduğundan dolayı, yarın okula gitmeyeceğim. Öğleye kadar uyumayı düşünüyorum, uyandırmazlarsa. Beni uyandırmak o kadar kolay değildir ama kardeşim yapar. Hayırlısı ya.

A Lannister always pays his debts.

20 Ocak 2013 Pazar

Grinin Elli Tonu... ya da Rezilliğin Elli Tonu mu demeliyim?

Bugün 20 Ocak 2013 Pazar ve kesinlikle çok sıkıcı bir gün.

Pazar günleri hakkında hiçbir zaman doğru düzgün bir düşüncem olmamıştır. Cumartesiden sonra gelen gün olduğu için sevsem mi, yoksa pazartesinin gelişini haykırdığı için nefret mi etsem karar veremiyorum. Bütün sorumluluklarımı pazar gününe bıraktığımdan dolayı genelde benim için sıkıcı geçer. Her neyse.

Az önce yakın bir arkadaşımla konuştum, benden görüp istediği Grinin Elli Tonu'nu bitirmiş. Ben buna Kıvırcık diyeyim, tapılası kıvırcık saçları var çünkü. Elli Ton üçlemesi çıkmadan önce, Türkiye'de inanılmaz reklamı yapıldı. Televizyon reklamından bahsetmiyorum. Gerek Facebook gerek fan blogları olsun, her yerde inanılmaz bir Elli Ton hayranlığı vardı. Gerçi hala var ama ona sonra geleceğim. Ben de merak ettim tabi, Jay Leno'da bile bahsi geçen bir kitap çünkü. Sonuç olarak, bir süre sonra bu merak hayranlığa dönüştü ve daha kitabı okumadan etrafta "Christian Grey'i seviyorum!" diye dolanmaya başladım. Sabırlı bir insan olmadığımdan dolayı kitabın İngilizce'sini almayı düşündüm fakat param olmadığı için alamadım. İyi ki almamışım, param boşa giderdi.

Grinin Elli Tonu'nun ilk çıktığı gün, gittim kitabı aldım korsan kitapçılardan. Normalde kitapları çok hızlı okurum, kitabı bitirdiğimi kitap bittiği zaman fark ederim, bundan dolayı Grinin Elli Tonu'nu yavaş okumaya karar verdim. Daha sonralarda, ilk yüz sayfadan sonra, bunun için uğraşmama gerek kalmadı. O kontrat nedir öyle? Nedir o? Kızı sikmek için kontrat imzalatıyor adam. Hele o kontratın maddeleri... her maddede gözlerimi kapatıp derin derin nefes almıştım. Ondan sonra, ilk sevişmelerinde Christian'ın Ana'ya "Şimdi sizi becereceğim Bayan Steele." demesi... 

O ilk sevişmeden sonra, kitap sevişmeden pardon sikişmeden ibaret oldu. Ana'nın sayfa başına 5 kere kızarmasından bahsetmiyorum bile! Bütün kitapta hoşuma giden sadece 2 şey oldu; Ana'nın kitabın sonunda Christian'ı terk etmesi ve e-postalarının altına yazdığı "Your Ana" orijinli kelime grubunun "Ana'n" olarak çevrilmesi.

Serinin ikinci kitabı olan Karanlığın Elli Tonu, bazı yönlerden daha iyi bazı yönlerden daha kötüydü. İyiydi, çünkü Ana biraz da olsa gururlu davranmayı başarabiliyor ve Christian'ın o hastalıklı odun kafasındaki gökleri delen burnunu birazcık indirmeyi başarabiliyor. Kötüydü, çünkü iğrençlik 50 ton artıyor diyebilirim. 

Serinin son kitabı Özgürlüğün Elli Tonu, iğrençti. Bir ara Christian, Ana onu terk etmesin diye, tam bir itaatkar  oluyordu. O kısım dışında güzel olan hiçbir şey yoktu. Zaten Elli Ton üçlemesinin bir Alacakaranlık fanfictionıymış. Hangi kafayla, ne bekleyerek okuduysam... 

Benim fikrime göre, gururu olan hiçbir kadın veya kızın okuyup beğenebileceği bir seri değil. Git Ana'nın saçlarından tutup duvara sürtüp kıvılcım çıkar, Christian'ın da ağzının ortasına kürekle vur böyle ağzı yüzü dağılsın kontrol manyağı ödipal piçin. 

Bu "harika" serinin yazarı olan E.L. James (gerçek adıyla Erika Leonard) ablamızın pardon teyzemizin 50 yaşında ve 2 kız çocuğu annesi olduğunu da eklemek isterim. Selamlar olsun ona. 

Eğer unutmazsam, ileriki zamanlarda, fanfictionlar ve Elli Ton üçlemesiyle alakalı yazılar yazacağım. Umarım unutmam. Eğer benden tavsiye isterseniz (tabi okuyan varsa), neye inanıyorsanız o inancın ilahının aşkına okumayın böyle saçma sapan kitaplar. Ya da okuyun, sonra rahat rahat eleştirme hakkına sahip olursunuz. Ben de sırf böyle konuşabilmek için bitirdim ya seriyi. İsmimden de belli oluyordur, Taht Oyunları hayranıyım ben. Gidip George Martin amcamızın alnından öpebilirim. Taht Oyunları okuyun, Anita Blake okuyun, Rick Riordan kitapları okuyun. Trust me asosyal internet halkı, I'm a bookworm. 

The North remembers, and they're not amused.

19 Ocak 2013 Cumartesi

Selamlar Olsun!



Bugün 19 Ocak 2013 Cumartesi ve sıkıntıyla bu kelimeleri karalıyorum. 

Bundan önce birkaç kere blog açmıştım ama hepsini unuttuğumdan dolayı hiçbir işime yaramadılar. Gerçi bunun da yarayacağını sanmıyorum fakat yine de bir köşeye fırlatmamaya kararlıyım. Bir tür günlük ya da karalama defteri tarzı bir şey olur büyük ihtimalle… İstediğim gibi saçmalayabilirim. 

O halde, günün anlam ve önemine dayanarak, ilk saçmalama konum düzenli günlük tutan insanlar olsun. Bana göre, o insanlar çok saygı duyulası ve sorumluluk sahibi insanlar. Neden? Çünkü normal bir insanın üşenmeden her gün ama her gün günlük yazması neredeyse imkânsız. Sabahın köründe kalkacaksın, bütün günün saçma sapan uğraşlarla geçecek, eve gelince  –varsa- ailenin laflarını dinleyeceksin veya yapmadığın ama yapman gereken şeyleri yapmayı uğraşacaksın… Ve bir de yatmadan önce günlük yazacaksın. Hafta sonları hariç bütün günlerin aynı geçtiğini varsayarsak, günlük diye yazdığın şey sıkıcılığın dibine vurmuş olacak. Açıkçası ben şimdiye kadar böyle bir insanla karşılaşmadım, karşılaşma ihtimalim olduğunu da düşünmüyorum. Ama eğer varsa öyle insanlar –selamlar olsun onlara- kalbimin derinliklerinden gelen saygılarımı onların ayaklarını dibine seriyorum. 

Birkaç kere günlük tutmayı denemiştim, hatta böyle para döküp güzel bir defter ile dolma kalem almıştım –kullanmayı beceremedim o ayrı mesele- fakat 3 hafta sonra günlük yazma eylemini gerçekleştirmek acı çekmeme sebep olmuştu. Bütün günlerim aynı geçiyordu zaten; okul, ev, dershane. Bu sebepten dolayı tatilde yazmaya karar vermiştim. O zaman da çok yorulduğum için yazamıyordum. 

Sonuç olarak, ben öyle şeyler yapamıyorum. Niye bunu bizimle paylaşma ihtiyacı duydun diye soran insanlar olacak (tabi her hangi bir insan okursa), ilk paragrafta saçmalayacağımı belirtmiştim.

Belki bugün içinde birkaç yazı daha yazabilirim. Ama yazmama olasılığım da var ve üşengeç bir insan olduğumdan dolayı bu olasılık daha yüksek. 

The night is dark and full of terrors.